8. Sınıf Türkçe 5. Ünite : Atasözleri ve Deyimler - Ünite Tekrar Testleri Test Soruları
TestSorular'da sadece oturum açmış öğrenciler çözdükleri testlerden puan kazanabilir.
Yok benim amacım puan toplamak değil sadece kendimi geliştirmek istiyorum diyorsan, sorular seni bekliyor.
İnsanoğlu belki de yüzyıllar boyu Dünya’nın şeklini tartıştı, üzerinde düşündü hatta düşünceleri yüzünden nice cezalar çekti. Yaşadığımız gezegenin şeklinin ne olduğu üzerine düşünceler türeten insanlar bunu çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştı: Öküzün boynuzları arasına yerleştirdiler, halı gibi yere serdiler... Birçok düşünür, bu görüşlerin hepsine karşı çıktı. Dünya’nın da şekli üzerine tartışmalar bilimle uğraşan insanlar sayesinde son buldu. Teknolojinin gelişmesiyle fotoğrafı da çekilen Dünyamızın şekliyle ilgili artık somut bilgilere sahibiz.
Dostlarımız zor günlerimizde bize sahip çıkar. Düştüğümüzde elimizden tutar. Yürüdüğünüz yolda önünüze çıkan ilk engelde dost bildikleriniz size sırt çeviriyorsa zaten hiç dostunuz olmamışlardır. Kara gün dostu az olur. Gerçek dost da bu kara günlerde belli olur, inancıma göre dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım, deyip olamazsınız. Dostluk, -Lütfi Bergen’in o güzel ifadesiyle söylersek- yürürken belirginleşen bir şeydir.
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı: “Eski gazeteniz var mı hanımefendi?” Çok işim vardı. Önce “Hayır!” demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “Eve girin de size kakao yapayım.” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ve ekmek de hazırladım, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Erkek çocuğu bana döndü: “Siz zengin misiniz?” diye sordu. “Zengin mi? Yok hayır!” diye yanıtlarken gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız, elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım.” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Onlar gidince düşündüm ki evet, düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bireşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ki unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
Profesörün biri elinde bir fare ve kutu ile sınıfa girdi. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu. “Bu kutuya iki gün kimse dokunmasın!” dedi ve sınıftan çıkıp gitti. İki gün sonunda tekrar dersi olan profesör sınıfa girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Profesör, fareyi kutudan çıkarıp kutuyu havaya kaldırdı. Kutunun içini öğrencilere gösterdi. Kutunun her tarafı kemirilmiş vaziyette ve minik deliklerle kaplıydı. Ardından devam etti:
Görüyorsunuz değil mi? Fare anlaşılan bu kutudan çıkmak için epey mücadele etmiş. Bunu kutunun içindeki minik diş izlerinden ve irili ufaklı deliklerden anlıyoruz. Ancak farenin dışarı çıkamamasının tek sebebi, kararlı olmamak. Çünkü fare kutunun her yerini parçalayıp her noktayı ayrı ayrı kemireceğine sadece tek bir köşesini ısırıp parçalasaydı ve bunda da kararlı olsaydı o deliği büyütecek ve kutudan çıkıp kurtulacaktı.
I. Hani nerede yolların iki yanına kürenmiş kar tepecikleri, bıyıklarından buz parçaları sarkan adamlar nerede?
II. Havada kar değil kömür kokusu var. Zihnime kodlanan o meşhur beyaz kaftanı yerine gri bir sis tabakasını giyinmiş şehir.
III. Erzurum beni önce üşütecek ve sonra sıcak bir mekâna kapağı atma telaşıyla ödüllendirecekti oysa.
IV. Eksi 30’larla beni kesecek bir havaya teslim olmaya hazırlanmışken beremi, eldivenimi ve gocuğumu bile çıkarttıran kış güneşi karşılıyor.
Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da oğlunun savunmasız bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın asıl tohumları, kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yöntemleri yaşın küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir eğitim yoludur. Çocukta doğa egemendir ve doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın çalmışsın, ha bir iğne. İğne çaldı ama altın çalmak aklına bile gelmez, diyenlere benim diyeceğim şudur: İğneyi çaldıktan sonra niçin altını da çalmasın?
Mutluluk doğuştan gelen bir olgu değil. Yaşantımızda yaptıklarımız ve yapmadıklarımızın bir sonucu olarak başımıza gelen bir duygu durumudur. Mutsuz olmak son derece kolayken mutlu olmak için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Eğer mutlu olmak için ne yapacağınızı bilmiyorsanız sizi mutsuz eden şeylerden kurtularak işe başlayabilirsiniz. Varmak istediğiniz noktayı gözünüzde çok büyütüp oraya giden yolda türlü sıkıntılar çekmek yerine yolun keyfini çıkarmaya çalışın. En büyük hatalarımızdan biri, para bizi mutlu etmek için bir araç olmalıyken parayı hayatımızın amacı hâline getirmemizdir. Sonra da istediğimiz kadar olmayınca mutsuz bir hayat... Gereksiz kibarlıktan, hayır diyememekten kurtulun. Hayatınızı sizin istekleriniz, düşünceleriniz, çıkarlarınız yönetsin. Çocuk gibi davranmayı bırakın ve dizginleri elinize alıp bozuk yerleri onarın, eksikleri tamamlayın ve yakınmayı bırakın artık! Hayatın koşuşturmasına o kadar kaptırmışız ki kendimizi etrafımıza şu yiten ömrümüzün farkında bile değiliz. Oysaki hayatta keşfedilmeyi bekleyen o kadar güzellik var ki başımızı kaldırıp görmek yeterli. Zaman aleyhimize işliyor çünkü bakıyor ama görmüyoruz mutluluğu, sevgiyi. Hayata nasıl bakarsanız hayatı öyle görür ve öyle yaşarsınız. Onun için bakmak değil görmek gerek zira görmesini bilene mutluluk; kuşun ötüşü, çiçeğin açışı, bebeğin ağlaması ve her nefes alışımızdır.
Öğretmenlik, herkesin yapabileceği bir zanaat değildir. Çocukla çocuk olmak, onların kalplerine dokunabilmek, onları anlamak... Bu sorumlulukları yerine getirmek, dışarıdan kolay görünse de aslında oldukça güçtür. Ben öğretmenlik hayatım boyunca öğrencilerimle arkadaş olabilmeyi, onların kalplerine dokunabilmeyi, onları kendime yakın hissettirebilmeyi başarabilen bir öğretmen olmaya çalıştım ve öğrencilerimin bana gösterdikleri ilgiye bakılırsa bunu da başarabildim sanırım. Hayatımda her zaman vatan ve millet gibi manevi konular benim düşünce dünyamın rehberi olmuştur. Şu an için en büyük hayalim, millî ve manevi duyguları aşılama amacı taşıyan tarihî bir roman yazmak. Gerçekleştirmeyi her zaman hayal ettiğim proje, Mehmet Akif gibi bir üstadı tanıtmayı amaçlayan bir deneme sınavı yayımlamaktı ve çok şükür ki iki senedir bunu başarabildim. Kendi alanımda sürekli aktif olmaya çalışan bir öğretmenim, bundan sonraki hayatımda da alanımla ilgili nice güzel ve farklı çalışmalara imza atmak istiyorum.
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı: “Eski gazeteniz var mı hanımefendi?” Çok işim vardı. Önce “Hayır!” demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “Eve girin de size kakao yapayım.” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ve ekmek de hazırladım, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Erkek çocuğu bana döndü: “Siz zengin misiniz?” diye sordu. “Zengin mi? Yok hayır!” diye yanıtlarken gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız, elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım.” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Onlar gidince düşündüm ki evet, düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bireşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ki unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı: “Eski gazeteniz var mı hanımefendi?” Çok işim vardı. Önce “Hayır!” demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “Eve girin de size kakao yapayım.” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ve ekmek de hazırladım, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Erkek çocuğu bana döndü: “Siz zengin misiniz?” diye sordu. “Zengin mi? Yok hayır!” diye yanıtlarken gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız, elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım.” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Onlar gidince düşündüm ki evet, düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bireşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ki unutuveririm ne denli zengin olduğumu.